20 Ağustos 2011 Cumartesi

Bavul

Bornova'da sıcak bir cumartesi akşamıydı. Her haftasonunda olduğu gibi Harun ve Bedrana gecekondularının bahçesinde kurdukları ufak masalarında karşılıklı rakı içiyorlardı. Masa küçük olmasına rağmen verdiği mutluluk oldukça büyüktü. Zaten bir insan başka ne isteyebilirdi ki? İnsanın sevdiceğiyle birlikte karşılıklı rakı içmesi... İşte gerçek mutluluk...

Ancak her şey olması gerektiği gibi gitmiyordu. Bedrana ard arda sigara içiyor ve uzun uzun dalıp gidiyordu. Harun bir terslik olduğunu anlamıştı, ancak bunun Bedrana'nın regl olması ile bağlantılı olduğunu düşünüyordu, o yüzden kurcalamak istememişti. Çünkü bu dönemin, kadınların en tehlikeli dönemlerinden biri olduğunu biliyordu, soracağı herhangi bir ters soruda bütün geceleri mahvolabilirdi.

Gecenin en gürültülü saatinde, yani barların kapandığı ve insanların evlerine dönmeye başladığı saatte Bedrana Harun'a döndü ve "Harun ben ölüyorum" dedi. Harun dört kadeh rakının bünyesinde yarattığı yavşaklıkla "Hepimiz zaten ölmeyecek miyiz? Bu benim için süpriz olmadı" diyerek sesli bir şekilde güldü. Bedrana gözleri nemli bir şekilde "Harun biliyorum hepimiz öleceğiz ama bu benim için biraz daha erken gerçekleşecek, ben yakında öleceğim" dedi. Harun, Bedrana'nın nemli gözlerindeki ciddiyeti farketti ve halen kötü bir şaka olduğunu düşündüğü ya da öyle düşünmek istediği için "Neden?" diye sordu.

Bedrana küçükken başına gelenleri anlattı. Annesinin onu evlerinde doğurduğunu, bu yüzden mikrop kaptığını, daha küçük bir bebekken haftalarca hastanede yattığını, bu mikrobun beyninde büyük bir hasar bıraktığını ve çok yakın zamanda öleceğini...

Gece sessizliğe bürünmüştü. Harun'un başı dönüyordu, beyni sanki acı çekmesini engellemek için kulaklarının görevlerini yerine getirmesine izin vermiyordu. Bedrana'nın ağzından dökülen her bir cümle kalbine bir kurşun misali acı veriyordu. Duyduklarına anlam veremiyordu, vermek istemiyordu, nasıl olabilirdi ki bu? Küçücük bir bakteri bir insanı ölüme nasıl sürükleyebilirdi? Ölüm basit olmalıydı ama bu kadar da basit olmamalıydı...

Bedrana sandalyesinden kalkıp Harun'un yanına geldi. Harun ne düşüneceğini, ne hissedeceğini bilemiyordu, bir insan ölüyordu, normalde bunu umursamazdı ama bu sefer ölen insan aşık olduğu kadındı. İkisi de göz yaşlarına hakim olamıyordu. Birbirlerine sarılıp bir süre öylece kaldılar.

İkisi de biraz sakinleştiklerinde Harun "Seni asla bırakmayacağım ve sen öldüğünde seninle birlikte ben de gideceğim" dedi. Bedrana ise o an Harun'un içini bir kez daha acıtan cümleleri söyledi; "Ben yarın İstanbul'a dönüyorum, senin canını daha fazla acıtmak istemiyorum, bir gün gelip de yanında ölü bir kadınla uyanmanı istemiyorum, böylesi ikimiz için de daha iyi"... Harun düşünemiyordu, bütün fonksiyonları kilitlenmişti sanki... Tek bildiği Bedrana'nın gitmesini istememesiydi...

Beyni tekrardan çalışmaya başladığında Bedrana'ya hak vermişti, böylesi gerçekten de en iyisiydi. Zaten Bedrana kararını vermişti, bu karara saygı duymaktan başka bir şey yapamazdı.

Bütün gece tek kelime konuşmadan birbirlerine sarılıp oturdular. Sabah olduğunda ikisinin de gözleri ağlamaktan şişmiş ve mos mor olmuştu. Saat ilerledikçe Bedrana'nın İstanbul'a dönüş vakti yaklaşıyordu ve artık gitmeleri gerekiyordu. Birlikte Bedrana'nın evine doğru yürüdüler. Bedrana gitmeye uzun bir süre önce karar verdiği için bavulunu çok önceden hazırlamıştı, Harun'a ise sadece bavulu taşımak kalıyordu. Harun bavul sürüklenirken çıkan tekerlek sesinden hiç hoşlanmazdı. Çünkü bu seste bir hüzün olduğunu düşünürdü. Bu ses hep gidenleri hatırlatıyordu. Hayat yine kendini tekrar ediyordu, kalbinin bir köşesi yine gidiyordu ve bavulun tekerlerinden çıkan ses hüzünlü bir şarkıyı andırıyordu...

Otogara vardıklarında Bedrana'nın otobüsü perona yanaşmıştı bile. Bu birlikte çok az bir zamanları kaldığının göstergesiydi. Harun'un söylemek isteyip de söyleyemediği birçok şey vardı, aklından bir sürü şey geçiyordu ama dili bunları söylemeyi red ediyordu. Sessizce birbirlerine bakarlarken otobüsün muavini "İstanbul yolcusu kalmasın" diye bağırdı. İşte o an içinden bir parça daha kopmuştu Harun'un. Sevdiği kadın gidiyordu, ertesi gün yanında olmayacaktı, aynı şehrin havasını bile solumayacaklardı... Bir anda her şeyin farkına varmak ağır gelmişti.

Birbirlerine sımsıkı sarıldılar, ikisi de ağlıyordu. "Seni seviyorum" dedi Harun... "Seni seviyorum" dedi Bedrana... Ve muavin son çağrısını yaptı. Bedrana otobüsün camından son kez Harun'a baktı, Harun son kez gördü sevdiceğinin yüzünü...

Bedrana, isminin manası gibi hoş ve güzel kadın... Muhafazakar bir orta direk ailenin en küçük çocuğu... Maskeli balonun vampiri... Yasak elma... Cennetin yeryüzündeki yansıması... Harun'un sevdiceği... Gitmişti... Ve Harun, paramparça bir adamdı artık...

pilli bebek-duruyor zaman

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder