20 Haziran 2012 Çarşamba

Buğday Tanesi

Bornova'da serin bir cumartesi akşamıydı. Harun, Bedrana'nın gidişinden sonra ilk kez başkalarıyla dışarıya çıkacaktı ama bu durumdan pek fazla hoşnut değildi. Çok yakın bir arkadaşı ısrar etmiş ve sırf onun bu yavşaklığından kurtulmak için evet demişti. Her ne kadar isteksiz de olsa, Harun gece için çoktan hazırlanmaya başlamıştı. Bu gece tekrardan çapkınlığa başlayabilirdi ve bunun için gerekli koşulların hazır olması lazımdı.

Çapkınlık hayalleri kurmaya başlayan Harun, ayna karşısında, dağılmış olan saçlarına şekil vermeye çalışırken bir an durup düşündü; gerçekten Bedrana'yı unutmuş muydu? Daha dün aşığım dediği kadını bugün nasıl oldu da umursamıyordu? Ne zaman bu kadar zalim olmuştu? Sonra bir kez daha düşündü. Aslında bunların açıklaması oldukça basitti: başka ne yapabilirdi ki? Arabesk kültürle yoğurulmuş bir ergen gibi mi davransaydı? Mutsuz olsa, kronik bir alkolik olsa ne değişecekti? Kararı veren Bedrana'ydı ve Harun'un seçme şansı yoktu. Tekrar düşündü, artık Bedrana'yı gerçekten umursamıyordu. Bu gece rahatlıkla çapkınlık yapabilirdi.

Harun her zamanki gibi tatlı, karizmatik ve mis kokulu haliyle Bornova sokaklarında dolaşmaya başlamıştı. Arkadaşıyla buluşmadan önce bir-iki bir şeyler içmek istiyordu çünkü gidecekleri yer çok pahalıydı ve 4 liraya içebileceği bir biraya 15 lira vermek istemiyordu. Bir süre yürüdükten sonra nihayet sürekli gittiği bara ulaşmıştı. Yine her zamanki gibi cam kenarında bulunan ve kimsenin oturmak istemediği, 2 kişilik olan ancak 1 kişinin bile zor sığacağı masaya oturdu. Zaten başka da yer yoktu. Oturur oturmaz 1 bira söyledi. Harun bu masaya oturduğunda kendisini Güney Fransa'da yaşayan, yalnız bir entelektüel gibi hissediyordu. Harun ne kadar zorlarsa zorlasın hiçbir zaman entelektüel birisi olamayacağını düşündü. İsmi Harun olan birisi ne kadar entelektüel olabilirdi ki?

Harun bu düşüncelere oyalanırken, birası masaya gelmişti bile. Tam birasından bir yudum almıştı ki masasına çok güzel bir kadın oturuverdi. Harun, biraz şaşırsa da, bu duruma sevinmişti. Masasında çok güzel, oldukça uzun saçlı ve buğday tenli bir hatun oturmuştu, bu oldukça sevindirici bir durumdu. Harun, bu tür durumlara ailesinin ikamet ettiği Ankara'da bulunan Kıtır adlı mekandan aşikardı. Orada da eskiden yer bulunamadığında başkalarının yanına oturulur ve hatta çok güzel sohbetler edilirdi.

Harun tam merhaba diyecekken, buğday tenli hatun gülümseyerek ve biraz da mahçup bir şekilde "Ya kusura bakmayın böyle aniden oturdum ama bir bira içmek istiyorum ve yer bulamadım, umarım sizin için de sorun olmaz bu durum" dedi. Harun buğday tenli hatunun gülümsemesi karşısında adeta ışık görmüş tavşan gibi kalmıştı. Bir süre cevap veremedi. Ardından hınzır bir gülüsemeyle "Lütfen, tabi ki oturabilirsiniz" diyebildi. "Bu arada ben Elvan" dedi buğday tenli kız. Harun bu kadar güzel bir kadının ancak bu kadar güzel bir ismi olabilir diye düşündü ve "Ben de Harun" dedi. İkisi de biralarını yudumlarken sohbet etmeye başlamışlardı. Elvan da tıpkı Harun gibi bir master öğrencisiydi. Kadrosu yoktu ve olacağına da inanmıyordu. Geleceği hakkında da oldukça kararsızdı. Harun neden bu konuları konuştuklarını düşünüyordu. Aslında yeni tanışan iki akademisyen adayının geleceklerinden başka konuşacakları fazla bir şey yoktu. Sorunlar herkes için aynıydı ve insanlar  yabancılara bu sorunlarını anlatırken daha rahat oluyorlardı.  Gelecekle ilgili can sıkıcı sohbetler arasında Harun kaçamak sorularla Elvan'ın sevgilisi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bir süre sonra sevgilisi olmadığından emin olmuştu.

Harun, Elvan'dan oldukça etkilenmişti. Elvan da Harun'dan etkilenmiş gibi duruyordu ama Harun tam emin de olamıyordu. Ancak kafasında yemekli  bir buluşmaya karar vermişti bile. Bunun için Elvan'ın telefon numarasını istemesi gerekiyordu. Tam konuşmaya hazırlanırken Elvan birasının geri kalanını tek bir dikişte içip Harun'a döndü ve gülümseyerek "Gerçekten güzel ve farklı bir akşam oldu benim için ama şimdi kalkmam gerekiyor, belki bir gün tekrar görüşürüz" dedi. O an Harun pankreası sökülmüş gibi hissetti. Bedrana'dan sonra birisinden gerçekten etkilenmişti ve bu durum tersine dönsün istemiyordu. "Bir gün görüşmeyi ben de isterim, aslında bunu şansa bırakmaktan ziyade kararlı bir şekilde yapsak daha da mutlu olurum"dedi yavşak bir gülümsemeyle. Elvan "Ben şansa inanan bir insanım, o yüzden bu teklifini geri çeviriyorum" dedi gülümseyerek. Ardından "Bir daha karşılaşırsak telefon numaramı vereceğime söz veriyorum" diyerek göz kırptı Elvan. Harun bu göz kırpma hareketini hiç sevmediği için bir süre de olsa Elvan'dan soğudu, ancak bu kadar güzel bir kadına karşı koyamazdı ve gülümseyerek "Peki o zaman" diyebildi. Bu sohbetin ardından Elvan bardan ayrıldı.

Harun'un Elvan'dan çok etkilendiği aşikardı. Bir an şanssız biri olduğunu düşündü, sonra arabesk bir davranış içine girdiğini anlayıp bu düşünceden de vazgeçti. Ne de olsa o Güney Fransalı bir entelektüeldi. Pencereden dışarı bakarken birasının son kalan kısmını yudumladı, bu, kafasındaki entelektüel görünüşü pekiştirmek için yaptığı bir davranııştı. Yaptığı şeyin ne kadar çocukça olduğunu düşündü ve gülümsedi. Ardından hesabı ödeyip bardan ayrıldı ve evine doğru yürümeye başladı. Gece eğlencesine gitmeme kararı almıştı, eve gidip masturbasyon yapmayı planlıyordu. Tam evinin bahçesine geldiğinde bir an durup düşündü: bugün cumartesiydi ve halen sevişebilirdi. Eve tıkılıp kalmanın anlamı yoktu ve gece eğlencesine gitmeye karar vermişti.

Harun kırık dökük kaldırımları adımlarken aklında sadece Elvan ve Güney Fransa vardı. Düşünmek istediği tek bir şey vardı ama başaramıyordu. Güney Fransa fikrini kafasından atamıyordu. Kendi düşüncelerine lanet etti ve adımlarını hızlandırdı. Gece eğlencesinin yapıldığı barın önüne geldiğinde bir süprizle karşılaştı. Elvan Harun'un yakın arkadaşının ve yeni sevgilisinin yanında dikiliyordu. Harun Fethullah Gülen'i görmüş şakird sevinciyle kocaman gülümsedi ve oldukça heyecanlı bir şekilde "Merhaba" dedi. Bu duruma Elvan da sevinmiş görünüyordu. Harun ve Elvan'ın önceden tanışmış olsalar da, kısa bir mecburi tanışma faslından sonra bara girdiler.

Gece boyunca birbirlerine hınzır gülüşmelerle bakıştılar. Zira bu gece şans onların yanındaydı.

''The man who said 'i'd rather be lucky than good' saw deeply into life. People are afraid to face how great  part of life is dependent on luck. It's scary to think so much is out of one's control. There are moments in a match when the ball hits the top of the net and for a split second it can either go forward or fall back. With a little luck, it goes forward and you win... or maybe it doesn't, and you lose.'' - Woody Allen, Match Point