Bornova'da serin bir cumartesi akşamıydı. Harun, Bedrana'nın gidişinden sonra ilk kez başkalarıyla dışarıya çıkacaktı ama bu durumdan pek fazla hoşnut değildi. Çok yakın bir arkadaşı ısrar etmiş ve sırf onun bu yavşaklığından kurtulmak için evet demişti. Her ne kadar isteksiz de olsa, Harun gece için çoktan hazırlanmaya başlamıştı. Bu gece tekrardan çapkınlığa başlayabilirdi ve bunun için gerekli koşulların hazır olması lazımdı.
Çapkınlık hayalleri kurmaya başlayan Harun, ayna karşısında, dağılmış olan saçlarına şekil vermeye çalışırken bir an durup düşündü; gerçekten Bedrana'yı unutmuş muydu? Daha dün aşığım dediği kadını bugün nasıl oldu da umursamıyordu? Ne zaman bu kadar zalim olmuştu? Sonra bir kez daha düşündü. Aslında bunların açıklaması oldukça basitti: başka ne yapabilirdi ki? Arabesk kültürle yoğurulmuş bir ergen gibi mi davransaydı? Mutsuz olsa, kronik bir alkolik olsa ne değişecekti? Kararı veren Bedrana'ydı ve Harun'un seçme şansı yoktu. Tekrar düşündü, artık Bedrana'yı gerçekten umursamıyordu. Bu gece rahatlıkla çapkınlık yapabilirdi.
Harun her zamanki gibi tatlı, karizmatik ve mis kokulu haliyle Bornova sokaklarında dolaşmaya başlamıştı. Arkadaşıyla buluşmadan önce bir-iki bir şeyler içmek istiyordu çünkü gidecekleri yer çok pahalıydı ve 4 liraya içebileceği bir biraya 15 lira vermek istemiyordu. Bir süre yürüdükten sonra nihayet sürekli gittiği bara ulaşmıştı. Yine her zamanki gibi cam kenarında bulunan ve kimsenin oturmak istemediği, 2 kişilik olan ancak 1 kişinin bile zor sığacağı masaya oturdu. Zaten başka da yer yoktu. Oturur oturmaz 1 bira söyledi. Harun bu masaya oturduğunda kendisini Güney Fransa'da yaşayan, yalnız bir entelektüel gibi hissediyordu. Harun ne kadar zorlarsa zorlasın hiçbir zaman entelektüel birisi olamayacağını düşündü. İsmi Harun olan birisi ne kadar entelektüel olabilirdi ki?
Harun bu düşüncelere oyalanırken, birası masaya gelmişti bile. Tam birasından bir yudum almıştı ki masasına çok güzel bir kadın oturuverdi. Harun, biraz şaşırsa da, bu duruma sevinmişti. Masasında çok güzel, oldukça uzun saçlı ve buğday tenli bir hatun oturmuştu, bu oldukça sevindirici bir durumdu. Harun, bu tür durumlara ailesinin ikamet ettiği Ankara'da bulunan Kıtır adlı mekandan aşikardı. Orada da eskiden yer bulunamadığında başkalarının yanına oturulur ve hatta çok güzel sohbetler edilirdi.
Harun tam merhaba diyecekken, buğday tenli hatun gülümseyerek ve biraz da mahçup bir şekilde "Ya kusura bakmayın böyle aniden oturdum ama bir bira içmek istiyorum ve yer bulamadım, umarım sizin için de sorun olmaz bu durum" dedi. Harun buğday tenli hatunun gülümsemesi karşısında adeta ışık görmüş tavşan gibi kalmıştı. Bir süre cevap veremedi. Ardından hınzır bir gülüsemeyle "Lütfen, tabi ki oturabilirsiniz" diyebildi. "Bu arada ben Elvan" dedi buğday tenli kız. Harun bu kadar güzel bir kadının ancak bu kadar güzel bir ismi olabilir diye düşündü ve "Ben de Harun" dedi. İkisi de biralarını yudumlarken sohbet etmeye başlamışlardı. Elvan da tıpkı Harun gibi bir master öğrencisiydi. Kadrosu yoktu ve olacağına da inanmıyordu. Geleceği hakkında da oldukça kararsızdı. Harun neden bu konuları konuştuklarını düşünüyordu. Aslında yeni tanışan iki akademisyen adayının geleceklerinden başka konuşacakları fazla bir şey yoktu. Sorunlar herkes için aynıydı ve insanlar yabancılara bu sorunlarını anlatırken daha rahat oluyorlardı. Gelecekle ilgili can sıkıcı sohbetler arasında Harun kaçamak sorularla Elvan'ın sevgilisi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bir süre sonra sevgilisi olmadığından emin olmuştu.
Harun, Elvan'dan oldukça etkilenmişti. Elvan da Harun'dan etkilenmiş gibi duruyordu ama Harun tam emin de olamıyordu. Ancak kafasında yemekli bir buluşmaya karar vermişti bile. Bunun için Elvan'ın telefon numarasını istemesi gerekiyordu. Tam konuşmaya hazırlanırken Elvan birasının geri kalanını tek bir dikişte içip Harun'a döndü ve gülümseyerek "Gerçekten güzel ve farklı bir akşam oldu benim için ama şimdi kalkmam gerekiyor, belki bir gün tekrar görüşürüz" dedi. O an Harun pankreası sökülmüş gibi hissetti. Bedrana'dan sonra birisinden gerçekten etkilenmişti ve bu durum tersine dönsün istemiyordu. "Bir gün görüşmeyi ben de isterim, aslında bunu şansa bırakmaktan ziyade kararlı bir şekilde yapsak daha da mutlu olurum"dedi yavşak bir gülümsemeyle. Elvan "Ben şansa inanan bir insanım, o yüzden bu teklifini geri çeviriyorum" dedi gülümseyerek. Ardından "Bir daha karşılaşırsak telefon numaramı vereceğime söz veriyorum" diyerek göz kırptı Elvan. Harun bu göz kırpma hareketini hiç sevmediği için bir süre de olsa Elvan'dan soğudu, ancak bu kadar güzel bir kadına karşı koyamazdı ve gülümseyerek "Peki o zaman" diyebildi. Bu sohbetin ardından Elvan bardan ayrıldı.
Harun'un Elvan'dan çok etkilendiği aşikardı. Bir an şanssız biri olduğunu düşündü, sonra arabesk bir davranış içine girdiğini anlayıp bu düşünceden de vazgeçti. Ne de olsa o Güney Fransalı bir entelektüeldi. Pencereden dışarı bakarken birasının son kalan kısmını yudumladı, bu, kafasındaki entelektüel görünüşü pekiştirmek için yaptığı bir davranııştı. Yaptığı şeyin ne kadar çocukça olduğunu düşündü ve gülümsedi. Ardından hesabı ödeyip bardan ayrıldı ve evine doğru yürümeye başladı. Gece eğlencesine gitmeme kararı almıştı, eve gidip masturbasyon yapmayı planlıyordu. Tam evinin bahçesine geldiğinde bir an durup düşündü: bugün cumartesiydi ve halen sevişebilirdi. Eve tıkılıp kalmanın anlamı yoktu ve gece eğlencesine gitmeye karar vermişti.
Harun kırık dökük kaldırımları adımlarken aklında sadece Elvan ve Güney Fransa vardı. Düşünmek istediği tek bir şey vardı ama başaramıyordu. Güney Fransa fikrini kafasından atamıyordu. Kendi düşüncelerine lanet etti ve adımlarını hızlandırdı. Gece eğlencesinin yapıldığı barın önüne geldiğinde bir süprizle karşılaştı. Elvan Harun'un yakın arkadaşının ve yeni sevgilisinin yanında dikiliyordu. Harun Fethullah Gülen'i görmüş şakird sevinciyle kocaman gülümsedi ve oldukça heyecanlı bir şekilde "Merhaba" dedi. Bu duruma Elvan da sevinmiş görünüyordu. Harun ve Elvan'ın önceden tanışmış olsalar da, kısa bir mecburi tanışma faslından sonra bara girdiler.
Gece boyunca birbirlerine hınzır gülüşmelerle bakıştılar. Zira bu gece şans onların yanındaydı.
''The man who said 'i'd rather be lucky than good' saw deeply into
life. People are afraid to face how great part of life is dependent on
luck. It's scary to think so much is out of one's control. There are
moments in a match when the ball hits the top of the net and for a split
second it can either go forward or fall back. With a little luck, it
goes forward and you win... or maybe it doesn't, and you lose.'' - Woody Allen, Match Point
Harun: Bir Bornova Hikayesi
20 Haziran 2012 Çarşamba
20 Ağustos 2011 Cumartesi
Bavul
Bornova'da sıcak bir cumartesi akşamıydı. Her haftasonunda olduğu gibi Harun ve Bedrana gecekondularının bahçesinde kurdukları ufak masalarında karşılıklı rakı içiyorlardı. Masa küçük olmasına rağmen verdiği mutluluk oldukça büyüktü. Zaten bir insan başka ne isteyebilirdi ki? İnsanın sevdiceğiyle birlikte karşılıklı rakı içmesi... İşte gerçek mutluluk...
Ancak her şey olması gerektiği gibi gitmiyordu. Bedrana ard arda sigara içiyor ve uzun uzun dalıp gidiyordu. Harun bir terslik olduğunu anlamıştı, ancak bunun Bedrana'nın regl olması ile bağlantılı olduğunu düşünüyordu, o yüzden kurcalamak istememişti. Çünkü bu dönemin, kadınların en tehlikeli dönemlerinden biri olduğunu biliyordu, soracağı herhangi bir ters soruda bütün geceleri mahvolabilirdi.
Gecenin en gürültülü saatinde, yani barların kapandığı ve insanların evlerine dönmeye başladığı saatte Bedrana Harun'a döndü ve "Harun ben ölüyorum" dedi. Harun dört kadeh rakının bünyesinde yarattığı yavşaklıkla "Hepimiz zaten ölmeyecek miyiz? Bu benim için süpriz olmadı" diyerek sesli bir şekilde güldü. Bedrana gözleri nemli bir şekilde "Harun biliyorum hepimiz öleceğiz ama bu benim için biraz daha erken gerçekleşecek, ben yakında öleceğim" dedi. Harun, Bedrana'nın nemli gözlerindeki ciddiyeti farketti ve halen kötü bir şaka olduğunu düşündüğü ya da öyle düşünmek istediği için "Neden?" diye sordu.
Bedrana küçükken başına gelenleri anlattı. Annesinin onu evlerinde doğurduğunu, bu yüzden mikrop kaptığını, daha küçük bir bebekken haftalarca hastanede yattığını, bu mikrobun beyninde büyük bir hasar bıraktığını ve çok yakın zamanda öleceğini...
Gece sessizliğe bürünmüştü. Harun'un başı dönüyordu, beyni sanki acı çekmesini engellemek için kulaklarının görevlerini yerine getirmesine izin vermiyordu. Bedrana'nın ağzından dökülen her bir cümle kalbine bir kurşun misali acı veriyordu. Duyduklarına anlam veremiyordu, vermek istemiyordu, nasıl olabilirdi ki bu? Küçücük bir bakteri bir insanı ölüme nasıl sürükleyebilirdi? Ölüm basit olmalıydı ama bu kadar da basit olmamalıydı...
Bedrana sandalyesinden kalkıp Harun'un yanına geldi. Harun ne düşüneceğini, ne hissedeceğini bilemiyordu, bir insan ölüyordu, normalde bunu umursamazdı ama bu sefer ölen insan aşık olduğu kadındı. İkisi de göz yaşlarına hakim olamıyordu. Birbirlerine sarılıp bir süre öylece kaldılar.
İkisi de biraz sakinleştiklerinde Harun "Seni asla bırakmayacağım ve sen öldüğünde seninle birlikte ben de gideceğim" dedi. Bedrana ise o an Harun'un içini bir kez daha acıtan cümleleri söyledi; "Ben yarın İstanbul'a dönüyorum, senin canını daha fazla acıtmak istemiyorum, bir gün gelip de yanında ölü bir kadınla uyanmanı istemiyorum, böylesi ikimiz için de daha iyi"... Harun düşünemiyordu, bütün fonksiyonları kilitlenmişti sanki... Tek bildiği Bedrana'nın gitmesini istememesiydi...
Beyni tekrardan çalışmaya başladığında Bedrana'ya hak vermişti, böylesi gerçekten de en iyisiydi. Zaten Bedrana kararını vermişti, bu karara saygı duymaktan başka bir şey yapamazdı.
Bütün gece tek kelime konuşmadan birbirlerine sarılıp oturdular. Sabah olduğunda ikisinin de gözleri ağlamaktan şişmiş ve mos mor olmuştu. Saat ilerledikçe Bedrana'nın İstanbul'a dönüş vakti yaklaşıyordu ve artık gitmeleri gerekiyordu. Birlikte Bedrana'nın evine doğru yürüdüler. Bedrana gitmeye uzun bir süre önce karar verdiği için bavulunu çok önceden hazırlamıştı, Harun'a ise sadece bavulu taşımak kalıyordu. Harun bavul sürüklenirken çıkan tekerlek sesinden hiç hoşlanmazdı. Çünkü bu seste bir hüzün olduğunu düşünürdü. Bu ses hep gidenleri hatırlatıyordu. Hayat yine kendini tekrar ediyordu, kalbinin bir köşesi yine gidiyordu ve bavulun tekerlerinden çıkan ses hüzünlü bir şarkıyı andırıyordu...
Otogara vardıklarında Bedrana'nın otobüsü perona yanaşmıştı bile. Bu birlikte çok az bir zamanları kaldığının göstergesiydi. Harun'un söylemek isteyip de söyleyemediği birçok şey vardı, aklından bir sürü şey geçiyordu ama dili bunları söylemeyi red ediyordu. Sessizce birbirlerine bakarlarken otobüsün muavini "İstanbul yolcusu kalmasın" diye bağırdı. İşte o an içinden bir parça daha kopmuştu Harun'un. Sevdiği kadın gidiyordu, ertesi gün yanında olmayacaktı, aynı şehrin havasını bile solumayacaklardı... Bir anda her şeyin farkına varmak ağır gelmişti.
Birbirlerine sımsıkı sarıldılar, ikisi de ağlıyordu. "Seni seviyorum" dedi Harun... "Seni seviyorum" dedi Bedrana... Ve muavin son çağrısını yaptı. Bedrana otobüsün camından son kez Harun'a baktı, Harun son kez gördü sevdiceğinin yüzünü...
Bedrana, isminin manası gibi hoş ve güzel kadın... Muhafazakar bir orta direk ailenin en küçük çocuğu... Maskeli balonun vampiri... Yasak elma... Cennetin yeryüzündeki yansıması... Harun'un sevdiceği... Gitmişti... Ve Harun, paramparça bir adamdı artık...
pilli bebek-duruyor zaman
Ancak her şey olması gerektiği gibi gitmiyordu. Bedrana ard arda sigara içiyor ve uzun uzun dalıp gidiyordu. Harun bir terslik olduğunu anlamıştı, ancak bunun Bedrana'nın regl olması ile bağlantılı olduğunu düşünüyordu, o yüzden kurcalamak istememişti. Çünkü bu dönemin, kadınların en tehlikeli dönemlerinden biri olduğunu biliyordu, soracağı herhangi bir ters soruda bütün geceleri mahvolabilirdi.
Gecenin en gürültülü saatinde, yani barların kapandığı ve insanların evlerine dönmeye başladığı saatte Bedrana Harun'a döndü ve "Harun ben ölüyorum" dedi. Harun dört kadeh rakının bünyesinde yarattığı yavşaklıkla "Hepimiz zaten ölmeyecek miyiz? Bu benim için süpriz olmadı" diyerek sesli bir şekilde güldü. Bedrana gözleri nemli bir şekilde "Harun biliyorum hepimiz öleceğiz ama bu benim için biraz daha erken gerçekleşecek, ben yakında öleceğim" dedi. Harun, Bedrana'nın nemli gözlerindeki ciddiyeti farketti ve halen kötü bir şaka olduğunu düşündüğü ya da öyle düşünmek istediği için "Neden?" diye sordu.
Bedrana küçükken başına gelenleri anlattı. Annesinin onu evlerinde doğurduğunu, bu yüzden mikrop kaptığını, daha küçük bir bebekken haftalarca hastanede yattığını, bu mikrobun beyninde büyük bir hasar bıraktığını ve çok yakın zamanda öleceğini...
Gece sessizliğe bürünmüştü. Harun'un başı dönüyordu, beyni sanki acı çekmesini engellemek için kulaklarının görevlerini yerine getirmesine izin vermiyordu. Bedrana'nın ağzından dökülen her bir cümle kalbine bir kurşun misali acı veriyordu. Duyduklarına anlam veremiyordu, vermek istemiyordu, nasıl olabilirdi ki bu? Küçücük bir bakteri bir insanı ölüme nasıl sürükleyebilirdi? Ölüm basit olmalıydı ama bu kadar da basit olmamalıydı...
Bedrana sandalyesinden kalkıp Harun'un yanına geldi. Harun ne düşüneceğini, ne hissedeceğini bilemiyordu, bir insan ölüyordu, normalde bunu umursamazdı ama bu sefer ölen insan aşık olduğu kadındı. İkisi de göz yaşlarına hakim olamıyordu. Birbirlerine sarılıp bir süre öylece kaldılar.
İkisi de biraz sakinleştiklerinde Harun "Seni asla bırakmayacağım ve sen öldüğünde seninle birlikte ben de gideceğim" dedi. Bedrana ise o an Harun'un içini bir kez daha acıtan cümleleri söyledi; "Ben yarın İstanbul'a dönüyorum, senin canını daha fazla acıtmak istemiyorum, bir gün gelip de yanında ölü bir kadınla uyanmanı istemiyorum, böylesi ikimiz için de daha iyi"... Harun düşünemiyordu, bütün fonksiyonları kilitlenmişti sanki... Tek bildiği Bedrana'nın gitmesini istememesiydi...
Beyni tekrardan çalışmaya başladığında Bedrana'ya hak vermişti, böylesi gerçekten de en iyisiydi. Zaten Bedrana kararını vermişti, bu karara saygı duymaktan başka bir şey yapamazdı.
Bütün gece tek kelime konuşmadan birbirlerine sarılıp oturdular. Sabah olduğunda ikisinin de gözleri ağlamaktan şişmiş ve mos mor olmuştu. Saat ilerledikçe Bedrana'nın İstanbul'a dönüş vakti yaklaşıyordu ve artık gitmeleri gerekiyordu. Birlikte Bedrana'nın evine doğru yürüdüler. Bedrana gitmeye uzun bir süre önce karar verdiği için bavulunu çok önceden hazırlamıştı, Harun'a ise sadece bavulu taşımak kalıyordu. Harun bavul sürüklenirken çıkan tekerlek sesinden hiç hoşlanmazdı. Çünkü bu seste bir hüzün olduğunu düşünürdü. Bu ses hep gidenleri hatırlatıyordu. Hayat yine kendini tekrar ediyordu, kalbinin bir köşesi yine gidiyordu ve bavulun tekerlerinden çıkan ses hüzünlü bir şarkıyı andırıyordu...
Otogara vardıklarında Bedrana'nın otobüsü perona yanaşmıştı bile. Bu birlikte çok az bir zamanları kaldığının göstergesiydi. Harun'un söylemek isteyip de söyleyemediği birçok şey vardı, aklından bir sürü şey geçiyordu ama dili bunları söylemeyi red ediyordu. Sessizce birbirlerine bakarlarken otobüsün muavini "İstanbul yolcusu kalmasın" diye bağırdı. İşte o an içinden bir parça daha kopmuştu Harun'un. Sevdiği kadın gidiyordu, ertesi gün yanında olmayacaktı, aynı şehrin havasını bile solumayacaklardı... Bir anda her şeyin farkına varmak ağır gelmişti.
Birbirlerine sımsıkı sarıldılar, ikisi de ağlıyordu. "Seni seviyorum" dedi Harun... "Seni seviyorum" dedi Bedrana... Ve muavin son çağrısını yaptı. Bedrana otobüsün camından son kez Harun'a baktı, Harun son kez gördü sevdiceğinin yüzünü...
Bedrana, isminin manası gibi hoş ve güzel kadın... Muhafazakar bir orta direk ailenin en küçük çocuğu... Maskeli balonun vampiri... Yasak elma... Cennetin yeryüzündeki yansıması... Harun'un sevdiceği... Gitmişti... Ve Harun, paramparça bir adamdı artık...
pilli bebek-duruyor zaman
19 Ağustos 2011 Cuma
Bedrana'nın Öyküsü
Bedrana, isminin manası gibi hoş ve güzel kadın... Muhafazakar bir orta direk ailenin en küçük çocuğu... Maskeli balonun vampiri... Yasak elma...
İstanbul'un Eyüp semtinde bir apartman dairesinde dünyaya gelmişti. Doğum sancıları başlayan annesi hastaneye yetişememiş ve evde doğurmak zorunda kalmıştı. Dünyaya gözlerini ilk açtığı andan itibaren çeşitli zorluklarla karşılaşmıştı. Annesi evde doğum yaptığı için mikrop kapmış ve küçücük bir bebekken haftalarca hastanede yatmak zorunda kalmıştı. Belki de hastaneleri bu yüzden sevmiyordu, zaten kim severdi ki?
Yaz tatillerinde ailecek köye dedesini ziyarete giderlerdi. Dedesi köyün eski imamıydı ve Bedrana'ya Kur'an öğretmeye başlamıştı. Sohbetlerinden bir tanesinde dedesi Bedrana'ya "Allah var" demişti ve Bedrana da inanmıştı bu söze... Küçük yaşta yaşadığı travmalar sadece bununla kalmamıştı. En büyük kardeşini bir köpeğe tecavüz ederken görmüştü. Hayatında yaşadığı en iğrenç 30 saniyeydi. Bu olaydan sonra hayvanları daha çok sevmeye başlamıştı ve bir daha abisiyle konuşmadı...
Lise çağlarında hep kiloluydu. Bütün yaşıtları okul bahçelerinde, parklarda cıvıl cıvıl sevişirken Bedrana hep ders çalışıyordu. Aslında bu iyi bir şeydi çünkü liseli olmak denyoluktu, ama evde oturup ders çalıştığında hayallerindeki üniversiteyi kazanabilirdi. Gerçekten de öyle olmuştu. ODTÜ Sosyoloji bölümünü kazanmıştı.
Ankara'yı seviyordu. Neden sevdiğini bilmiyordu, sadece seviyordu. Sanırım özgürlüğünün başkentiydi Ankara. Nefret ettiği ailesinden ve sadece tişörtlerdeki siluetini sevdiği İstanbul'dan uzaktı artık. Gri şehrin, renkli sokaklarında dolaşmayı severdi, ama o sokaklardaki çocukları hiç sevmezdi. O'na göre 4 yaşından büyük bütün çocuklar gerizekalı ve denyoydu. Yaşlıları da sevmezdi, ama bu nefret Ankara'da başlamıştı. Her gün binmek zorunda olduğu otobüslerde nefret etmişti yaşlılardan. Bedava bindikleri otobüslerde utanmadan yer istiyorlar, sesli konuşuyorlar ve ossuruyorlardı. Bunlar saygısızca davranışlardı ve sonunda nefreti doğuruyordu.
Beş yıl süren başarılı bir sosyoloji eğitiminin ve evrim hakkında okuduğu birçok kitabın ardından tanrıya inancı kalmamıştı. Artık ailesinin yanına dönemezdi, zaten dönmek te istemiyordu. Ekonomik bağımsızlığını kazanması gerekiyordu ancak bir sosyolog olarak iş bulmak zordu. Aynı zamanda akademik kariyer de yapmak istiyordu ve bunun için gerekli koşullar hazırdı bile. Yıllar önce katıldığı bir kongrede İzmir’li bir profesörle tanışmıştı. Saçları pamuk misali bembeyaz olan bu profesörle sürekli elektronik posta aracılığı ile haberleşiyorlardı ve adam Bedrana’yı asistanı olarak görmek istiyordu. Ancak tek sorun Bedrana’nın ailesiydi. Beş yıl geçmesine rağmen Ankara’ya gelmesini daha içlerine sindirememişlerken bir de İzmir’e gitmesini nasıl kabul edeceklerdi acaba?
Bedrana aklındaki bütün olumsuz düşüncelerini bir kenara bırakıp İzmir’e taşınma kararı almıştı. Fazla bir zamanı yoktu ve yapmak istediklerinin çoğunu yapamamıştı. Evet fazla zamanı yoktu, çünkü daha birkaç günlük bebekken vücuduna sinsice giren bakteri beyninde kalıcı hasar bırakmıştı. Ancak doktorlar bunu o zaman fark edememişlerdi. Belki fark etseler durum değişebilirdi, belki de o zaman, Bedrana, hepimizin adım adım yürüdüğü ölüme doğru koşar adımlarla ilerlemek zorunda kalmazdı…
Yüksek lisans eğitimine başlayan Bedrana, akademik kariyerinin henüz ikinci ayında kadro bile almıştı. Ancak akademinin yolları taştandı ve Bedrana’yı rahatsız ediyordu. Akademinin baskısından ve o’nu ölüme sürükleyen beyin hasarından bunalıp intihar etmeye karar vermişti. Ancak iş bu eylemi gerçekleştirmeye geldiğinde yapamamıştı, çünkü zaten ölecekti ve acele etmenin bir mantığı yoktu. Bir sigara yakmış ve hayatta yapamadıklarını düşünmüştü. Zamanı çok azdı ve yapmak istediklerinin çoğunu yapamamıştı. Bunun nedenini biliyordu. Aynı anda o kadar çok şey yapmak istiyordu ki, bunların hiç birisi gerçekleşmiyordu.
Bütün yaşadıklarının üzerine bir karar almıştı, hayatı artık hak ettiği gibi heyecanlı bir şekilde yaşayacaktı. Bu karardan sonra gizlice partilere gidiyor, marketlerden ufak tefek şeyler çalıyor, çeşitli semtlere gidip tanıştığı kişilere kendini sırf eğlence olsun diye bazen çalıştığı yerden kovulmuş bir hizmetçi, bazen kordonda yalnız başına dolaşan bir turist, bazense falcı bir çingene kızı olarak tanıtıyordu. Bu ne kadar riskli de olsa, başkası olmak hoşuna gidiyordu. Zaten hayattaki tek pişmanlığı bir başkası olamamasıydı, bunu da başkaları gibi davranarak telafi ediyordu.
Bedrana, isminin manası gibi hoş ve güzel kadın... Muhafazakar bir orta direk ailenin en küçük çocuğu... Maskeli balonun vampiri... Yasak elma... O'nun hayatı sona yaklaşırken, hikayesi daha yeni başlıyordu...
Devam edecek...
İstanbul'un Eyüp semtinde bir apartman dairesinde dünyaya gelmişti. Doğum sancıları başlayan annesi hastaneye yetişememiş ve evde doğurmak zorunda kalmıştı. Dünyaya gözlerini ilk açtığı andan itibaren çeşitli zorluklarla karşılaşmıştı. Annesi evde doğum yaptığı için mikrop kapmış ve küçücük bir bebekken haftalarca hastanede yatmak zorunda kalmıştı. Belki de hastaneleri bu yüzden sevmiyordu, zaten kim severdi ki?
Yaz tatillerinde ailecek köye dedesini ziyarete giderlerdi. Dedesi köyün eski imamıydı ve Bedrana'ya Kur'an öğretmeye başlamıştı. Sohbetlerinden bir tanesinde dedesi Bedrana'ya "Allah var" demişti ve Bedrana da inanmıştı bu söze... Küçük yaşta yaşadığı travmalar sadece bununla kalmamıştı. En büyük kardeşini bir köpeğe tecavüz ederken görmüştü. Hayatında yaşadığı en iğrenç 30 saniyeydi. Bu olaydan sonra hayvanları daha çok sevmeye başlamıştı ve bir daha abisiyle konuşmadı...
Lise çağlarında hep kiloluydu. Bütün yaşıtları okul bahçelerinde, parklarda cıvıl cıvıl sevişirken Bedrana hep ders çalışıyordu. Aslında bu iyi bir şeydi çünkü liseli olmak denyoluktu, ama evde oturup ders çalıştığında hayallerindeki üniversiteyi kazanabilirdi. Gerçekten de öyle olmuştu. ODTÜ Sosyoloji bölümünü kazanmıştı.
Ankara'yı seviyordu. Neden sevdiğini bilmiyordu, sadece seviyordu. Sanırım özgürlüğünün başkentiydi Ankara. Nefret ettiği ailesinden ve sadece tişörtlerdeki siluetini sevdiği İstanbul'dan uzaktı artık. Gri şehrin, renkli sokaklarında dolaşmayı severdi, ama o sokaklardaki çocukları hiç sevmezdi. O'na göre 4 yaşından büyük bütün çocuklar gerizekalı ve denyoydu. Yaşlıları da sevmezdi, ama bu nefret Ankara'da başlamıştı. Her gün binmek zorunda olduğu otobüslerde nefret etmişti yaşlılardan. Bedava bindikleri otobüslerde utanmadan yer istiyorlar, sesli konuşuyorlar ve ossuruyorlardı. Bunlar saygısızca davranışlardı ve sonunda nefreti doğuruyordu.
Beş yıl süren başarılı bir sosyoloji eğitiminin ve evrim hakkında okuduğu birçok kitabın ardından tanrıya inancı kalmamıştı. Artık ailesinin yanına dönemezdi, zaten dönmek te istemiyordu. Ekonomik bağımsızlığını kazanması gerekiyordu ancak bir sosyolog olarak iş bulmak zordu. Aynı zamanda akademik kariyer de yapmak istiyordu ve bunun için gerekli koşullar hazırdı bile. Yıllar önce katıldığı bir kongrede İzmir’li bir profesörle tanışmıştı. Saçları pamuk misali bembeyaz olan bu profesörle sürekli elektronik posta aracılığı ile haberleşiyorlardı ve adam Bedrana’yı asistanı olarak görmek istiyordu. Ancak tek sorun Bedrana’nın ailesiydi. Beş yıl geçmesine rağmen Ankara’ya gelmesini daha içlerine sindirememişlerken bir de İzmir’e gitmesini nasıl kabul edeceklerdi acaba?
Bedrana aklındaki bütün olumsuz düşüncelerini bir kenara bırakıp İzmir’e taşınma kararı almıştı. Fazla bir zamanı yoktu ve yapmak istediklerinin çoğunu yapamamıştı. Evet fazla zamanı yoktu, çünkü daha birkaç günlük bebekken vücuduna sinsice giren bakteri beyninde kalıcı hasar bırakmıştı. Ancak doktorlar bunu o zaman fark edememişlerdi. Belki fark etseler durum değişebilirdi, belki de o zaman, Bedrana, hepimizin adım adım yürüdüğü ölüme doğru koşar adımlarla ilerlemek zorunda kalmazdı…
Yüksek lisans eğitimine başlayan Bedrana, akademik kariyerinin henüz ikinci ayında kadro bile almıştı. Ancak akademinin yolları taştandı ve Bedrana’yı rahatsız ediyordu. Akademinin baskısından ve o’nu ölüme sürükleyen beyin hasarından bunalıp intihar etmeye karar vermişti. Ancak iş bu eylemi gerçekleştirmeye geldiğinde yapamamıştı, çünkü zaten ölecekti ve acele etmenin bir mantığı yoktu. Bir sigara yakmış ve hayatta yapamadıklarını düşünmüştü. Zamanı çok azdı ve yapmak istediklerinin çoğunu yapamamıştı. Bunun nedenini biliyordu. Aynı anda o kadar çok şey yapmak istiyordu ki, bunların hiç birisi gerçekleşmiyordu.
Bütün yaşadıklarının üzerine bir karar almıştı, hayatı artık hak ettiği gibi heyecanlı bir şekilde yaşayacaktı. Bu karardan sonra gizlice partilere gidiyor, marketlerden ufak tefek şeyler çalıyor, çeşitli semtlere gidip tanıştığı kişilere kendini sırf eğlence olsun diye bazen çalıştığı yerden kovulmuş bir hizmetçi, bazen kordonda yalnız başına dolaşan bir turist, bazense falcı bir çingene kızı olarak tanıtıyordu. Bu ne kadar riskli de olsa, başkası olmak hoşuna gidiyordu. Zaten hayattaki tek pişmanlığı bir başkası olamamasıydı, bunu da başkaları gibi davranarak telafi ediyordu.
Bedrana, isminin manası gibi hoş ve güzel kadın... Muhafazakar bir orta direk ailenin en küçük çocuğu... Maskeli balonun vampiri... Yasak elma... O'nun hayatı sona yaklaşırken, hikayesi daha yeni başlıyordu...
Devam edecek...
Tavko
Israrla çalan saatinin alarmını kapatmak için yataktan doğruldu. Hemen yanı başında yatmakta olan Bedrana'yı gördüğünde içini bir huzur kapladı ve "Hayat bu olsa gerek" diye düşündü. Daha ne isteyebilirdi ki? Sevdiceğinin yanındaydı ve İstanbul'da değildi artık. Alarmı kapattıktan sonra uyumakta olan Bedrana'ya bir öpücük kondurdu ve yataktan kalktı. Yatağın yanındaki komidinin üzerinde duran sigara paketinden bir dal sigara aldı ve bahçeye çıktı. Sigarasını yaktıktan sonra evinin tam karşısında bulunan yahudi mezarlığındaki servi ağaçlarının üzerine tünemiş papağanları seyretti. Kimse bu papağanların neden Bornova'da olduklarını bilmezdi ama herkes onları çok severlerdi.
Harun güne muhteşem bir başlangıç yapmıştı ancak günün devamının onun için bir işkenceye dönüşeceğini biliyordu. Çünkü Bedrana ile birlikte alışverişe çıkacaklardı ve Harun mağaza mağaza dolaşmaktan nefret ederdi. Sigarasından son bir nefes çekip geriye kalan izmariti iki parmağının arasına koyup bahçeye fırlattı. Harun saatini Bedrana'ya süpriz bir kahvaltı hazırlayabilmek için erken bir saate kurmuştu. Öncelikle mutfağa geçip bir çay koydu ardından da Üniversite-2 poaçacısına gidip kumru tost, sıcak ekmek ve dere otlu-peynirli poaça aldı. Eve geldiğinde Bedrana çoktan uyanmış ve bahçeye sofrayı hazırlamıştı. Harun bu duruma pek sevinemedi, çünkü hem bu kahvaltının bir süpriz olmasını istiyordu hem de bu kahvaltı ne kadar uzun sürerse o kadar geç gideceklerdi alışverişe.
Bu muhteşem kahvaltıdan sonra Harun bulaşık makinesi olmasına rağmen bulaşıkları kendi yıkamak istemişti. Bulaşıkları durulamayı teklif eden Bedrana'nın bu teklifini ise "Sen yorulma canım benim, keyfine bak" diyerek kibarca reddetmişti. Ancak göte giren şemsiye açılacaktı, yani elinde sonunda alışverişe gideceklerdi. Bulaşıkları bitirdikten sonra hemen bir sigara daha yaktı ve Bedrana'ya hazırlanmasını söyledi.
Evin bahçesinden el ele çıktılar. Öncelikli amaçları Bornova'da bulunan irili ufaklı mağazaları gezmekti, ardından da Forum Bornova'ya gideceklerdi. Harun Forum'u severdi çünkü İkea'da muhteşem köfteler yapıyorlardı. Evet Harun için kos koca İkea köfteden ibaretti, gerisini umursamıyordu. Birlikte Bornova'nın o dar, sidik kokan sokaklarında yürüyorlardı. Bedrana belirli aralıklarla dizilmiş giyim mağzalarına giriyordu ve uzun bir süre çıkmıyordu. Aslında her mağazada yaklaşık 10 dakika kadar kadar kalıyordu ama bu süre Harun için saatlere bedeldi.
Bedrana metro istasyonun karşısında bulunan bir mağazaya grimişti. O sırada Harun bir sigara yaktı ve etrafı gözlemlemeye başladı. Köşedeki Burger King'de oturan zengin görünümlü bir İtalyan çift dikkatini çekmişti. İkisi de tavuk kanadı yiyorlardı. Çiftin kadın olanının tırnakları o kadar uzun ve beyazdı ki bu durum Harun'u iğrendirmişti. Çünkü o kadar uzun bir tırnak bir o kadar pis olmalı diye düşünüyordu. Burger King'in tam karşısında bulunan kuafördeki sarışın kadınların hepsi sanki hep bir ağızdan sözleşmiş gibi saçlarını kısacık kestiriyorlardı. Harun'un dikkatini bir dükkanın önünde toplanan büyük bir kalabalık çekmişti. Bir sürü giyim mağazısının arasında bulunan bu dükkanın uzaktan sadece tabelası görünüyordu. Dükkanın adı "Tavko" idi. Tabelasında anüsü oldukça belirgin olan bir tavuk şekli vardı. Bu Harun'u gülümsetmeye yeterdi. Çünkü bu tavuk şeklinin anüsü tam da Burger King'e dönüktü. Ayrıca Tavko Burger King'e göre daha kalabalıktı. Harun içinden "Yerel üretim, çok uluslu şirketlere kıçıyla gülüyor" diye düşündü ve gülümsedi.
Tavko adlı mekan Harun İstanbul'da olduğu sırada açılmıştı. Harun meraklı bir şekilde buraya doğru yöneldi, çünkü aşık olduğu Bornova'sında yeni bir yer vardı ve tanımak istiyordu. Dükkanın önüne geldiğinde vitrinde, evet vitrinde bir sürü tavuk asılıydı. Bu görüntü Harun'un midesini bulandırmıştı ancak bu durumun ne kadar da doğal olduğunu düşündü. Çünkü bizler üzerimize giydiğimiz kıyafetleri, genelevde becereceğimiz hatunu, nişanlımıza taktığımız yüzüğü hep vitrinlerden seçiyorduk. "Neden yiyeceğimiz tavukları da vitrinden görüp beğenmeyelim ki?" diye düşündü.
Dükkan oldukça büyüktü, içeride aval aval dolanırken insanların közde pişmiş tavukları nasıl kapış kapış aldıklarını ve ne kadar vahşice yediklerini gördü. Tavuk, balık, kelle, yeniyordu elle, ama burası bir lokantaydı daha kibar olunmalı diye düşündü. Aslında Burger King'de de herkes eliyle yiyordu ancak kimse bunu umursamıyordu. Lokantalardan biri çok ulusluydu, birinin sahibi ise Necdet Uluslu idi. Ancak iki lokantada da bulunan insanlar, insandı. Yani katran kaynatmakla olmuyordu şeker. İnsan et seviyordu ve bunu nereden bulduğu önemli değildi.
Harun Tavko içerisinde derin düşünceler dalmış bir şekilde dolaşırken arkasından birisi omuzuna dokundu. Bu Bedrana'ydı. Arkasını dönüp Bedrana'yı gördüğünde mutlu olmuştu. Sanki küçükken ormanda kaybolmuş ve kurtlar tarafından yetiştirilmiş bir çocuktu ve gerçek ailesi ile buluşmuştu. Avlarının etlerine vahşice saldıran köpek sürülerinin arasından kurtulacağına sevinmişti. Tam çıkış kapısına geldiklerinde Bedrana döndü ve "Akşam için burdan tavuk aldım, yanında lavaşta verdiler, bu gece biraz ellerimizi kirletelim" dedi. Harun içinden "Hay amınakoyayım" dedi ve yüzünde oluşan sahte gülücük ve Bedrana ile birlikte evin yolunu tuttular...
Bu hikayenin yazılmasında katkısı olan Demet ve Özge'ye teşekkürlerimi bir borç bilirim:)
Harun güne muhteşem bir başlangıç yapmıştı ancak günün devamının onun için bir işkenceye dönüşeceğini biliyordu. Çünkü Bedrana ile birlikte alışverişe çıkacaklardı ve Harun mağaza mağaza dolaşmaktan nefret ederdi. Sigarasından son bir nefes çekip geriye kalan izmariti iki parmağının arasına koyup bahçeye fırlattı. Harun saatini Bedrana'ya süpriz bir kahvaltı hazırlayabilmek için erken bir saate kurmuştu. Öncelikle mutfağa geçip bir çay koydu ardından da Üniversite-2 poaçacısına gidip kumru tost, sıcak ekmek ve dere otlu-peynirli poaça aldı. Eve geldiğinde Bedrana çoktan uyanmış ve bahçeye sofrayı hazırlamıştı. Harun bu duruma pek sevinemedi, çünkü hem bu kahvaltının bir süpriz olmasını istiyordu hem de bu kahvaltı ne kadar uzun sürerse o kadar geç gideceklerdi alışverişe.
Bu muhteşem kahvaltıdan sonra Harun bulaşık makinesi olmasına rağmen bulaşıkları kendi yıkamak istemişti. Bulaşıkları durulamayı teklif eden Bedrana'nın bu teklifini ise "Sen yorulma canım benim, keyfine bak" diyerek kibarca reddetmişti. Ancak göte giren şemsiye açılacaktı, yani elinde sonunda alışverişe gideceklerdi. Bulaşıkları bitirdikten sonra hemen bir sigara daha yaktı ve Bedrana'ya hazırlanmasını söyledi.
Evin bahçesinden el ele çıktılar. Öncelikli amaçları Bornova'da bulunan irili ufaklı mağazaları gezmekti, ardından da Forum Bornova'ya gideceklerdi. Harun Forum'u severdi çünkü İkea'da muhteşem köfteler yapıyorlardı. Evet Harun için kos koca İkea köfteden ibaretti, gerisini umursamıyordu. Birlikte Bornova'nın o dar, sidik kokan sokaklarında yürüyorlardı. Bedrana belirli aralıklarla dizilmiş giyim mağzalarına giriyordu ve uzun bir süre çıkmıyordu. Aslında her mağazada yaklaşık 10 dakika kadar kadar kalıyordu ama bu süre Harun için saatlere bedeldi.
Bedrana metro istasyonun karşısında bulunan bir mağazaya grimişti. O sırada Harun bir sigara yaktı ve etrafı gözlemlemeye başladı. Köşedeki Burger King'de oturan zengin görünümlü bir İtalyan çift dikkatini çekmişti. İkisi de tavuk kanadı yiyorlardı. Çiftin kadın olanının tırnakları o kadar uzun ve beyazdı ki bu durum Harun'u iğrendirmişti. Çünkü o kadar uzun bir tırnak bir o kadar pis olmalı diye düşünüyordu. Burger King'in tam karşısında bulunan kuafördeki sarışın kadınların hepsi sanki hep bir ağızdan sözleşmiş gibi saçlarını kısacık kestiriyorlardı. Harun'un dikkatini bir dükkanın önünde toplanan büyük bir kalabalık çekmişti. Bir sürü giyim mağazısının arasında bulunan bu dükkanın uzaktan sadece tabelası görünüyordu. Dükkanın adı "Tavko" idi. Tabelasında anüsü oldukça belirgin olan bir tavuk şekli vardı. Bu Harun'u gülümsetmeye yeterdi. Çünkü bu tavuk şeklinin anüsü tam da Burger King'e dönüktü. Ayrıca Tavko Burger King'e göre daha kalabalıktı. Harun içinden "Yerel üretim, çok uluslu şirketlere kıçıyla gülüyor" diye düşündü ve gülümsedi.
Tavko adlı mekan Harun İstanbul'da olduğu sırada açılmıştı. Harun meraklı bir şekilde buraya doğru yöneldi, çünkü aşık olduğu Bornova'sında yeni bir yer vardı ve tanımak istiyordu. Dükkanın önüne geldiğinde vitrinde, evet vitrinde bir sürü tavuk asılıydı. Bu görüntü Harun'un midesini bulandırmıştı ancak bu durumun ne kadar da doğal olduğunu düşündü. Çünkü bizler üzerimize giydiğimiz kıyafetleri, genelevde becereceğimiz hatunu, nişanlımıza taktığımız yüzüğü hep vitrinlerden seçiyorduk. "Neden yiyeceğimiz tavukları da vitrinden görüp beğenmeyelim ki?" diye düşündü.
Dükkan oldukça büyüktü, içeride aval aval dolanırken insanların közde pişmiş tavukları nasıl kapış kapış aldıklarını ve ne kadar vahşice yediklerini gördü. Tavuk, balık, kelle, yeniyordu elle, ama burası bir lokantaydı daha kibar olunmalı diye düşündü. Aslında Burger King'de de herkes eliyle yiyordu ancak kimse bunu umursamıyordu. Lokantalardan biri çok ulusluydu, birinin sahibi ise Necdet Uluslu idi. Ancak iki lokantada da bulunan insanlar, insandı. Yani katran kaynatmakla olmuyordu şeker. İnsan et seviyordu ve bunu nereden bulduğu önemli değildi.
Harun Tavko içerisinde derin düşünceler dalmış bir şekilde dolaşırken arkasından birisi omuzuna dokundu. Bu Bedrana'ydı. Arkasını dönüp Bedrana'yı gördüğünde mutlu olmuştu. Sanki küçükken ormanda kaybolmuş ve kurtlar tarafından yetiştirilmiş bir çocuktu ve gerçek ailesi ile buluşmuştu. Avlarının etlerine vahşice saldıran köpek sürülerinin arasından kurtulacağına sevinmişti. Tam çıkış kapısına geldiklerinde Bedrana döndü ve "Akşam için burdan tavuk aldım, yanında lavaşta verdiler, bu gece biraz ellerimizi kirletelim" dedi. Harun içinden "Hay amınakoyayım" dedi ve yüzünde oluşan sahte gülücük ve Bedrana ile birlikte evin yolunu tuttular...
Bu hikayenin yazılmasında katkısı olan Demet ve Özge'ye teşekkürlerimi bir borç bilirim:)
İstanbul
Beyoğlu'nun arka sokaklarında, elinde bir dal sigara ile ilerliyordu. İstiklal caddesinde yürümek istememişti, kalabalıktan hoşlanmamıştı. Zaten bu lanet şehirden nefret ediyordu. Aslında bu şehire daha önce hiç gelmemişti ama bütün sevdiklerini almıştı İstanbul. En sevdiği arkadaşları bu şehire göç etmişti ve hepsinin hayatları çekilmez bir hal almıştı. Elinde olsa adımını bile atmazdı buraya ancak arkadaşlarından bir tanesi olan Esra bacağını kırmıştı ve Harun'dan kendisine yardımcı olmasını istemişti. Harun nefret ettiği bir şehire gelip, iki hafta kalacak kadar ve Bedrana'yı, yani aşık olduğu kadını geride bırakacak kadar çok severdi Esra'yı.
Ve sonunda İstanbul'daydı, o nefret ettiği şehirde. Arkadaşlarının hayatlarının söndüğü pavyonda, medya köpeklerinin yuvasında, Avrupa ve Asya'nın seviştiği noktada... İçinde fırtınalar koparan nefret duygusunun yanında çok az da olsa bir heyecan vardı. İzmir'den dışarı pek fazla çıkmazdı, sadece arada bir ailesinin yaşadığı Ankara'ya giderdi. Başka bir şehirin sokaklarında dolaşmak büyük bir heyecandı aslında. Üzerine bastığı kaldırımların dokusu, insanların yüzleri, sokak satıcılarının bağırışları, yani herşey farklıydı...Harun'u asıl heyecanlandıran buydu aslında, çünkü rutini de değişecekti İstanbul'da...
Birbirinden ilginç arka sokaklardan ilerledikten sonra içki içilecek salaş bir bar gözüne çarptı. Barın ismi çok ilginçti "Haydar Bar"... Harun içeri girdi, oldukça sıcak bir mekandı. Hemen bir 50'lik Efes istedi. Barın her tarafında sigaranın yasak olduğunu ve içilmesi halinde para cezası uygulanacağını gösteren posterler vardı. Ancak bu barda sigara yasağı ile resmen taşşak geçiliyordu çünkü herkes bu posterlerin altında sigara içiyordu. Harun da hemen bir sigara yaktı ve birasından bir yudum aldı. Aslında çok yorgundu, ama bu Harun'un yolculuk rutiniydi. Her otobüs yolculuğunun ardından yakınlarda bulunan bir bara gider, birkaç bira içer, ardından da gideceği yere giderdi.
Her zaman yaptığı gibi bir yandan birasını içerken, bir yandan da etrafı süzüyordu. Gözleri, camın önünde oturan, muhteşem durulukta ve güzellikte bir yüze sahip olan kadına takılmıştı. Kadının önünde çeşitli büyüklükte kitaplar duruyordu. Sürekli bu kitaplardan birşeyler okuyor ve not alıyordu. Harun kadının böylesine heyecanlı bir şekilde kitap okumasından etkilenmişti. Çünkü bilgiye aç ve zeki insanları severdi. Birasını alıp kadının oturduğu masaya gitti. Masaya geldiğinde "Merhaba ben Harun, cesaretimin kusuruna bakmayın ama böyle heyecanlı bir şekilde kitap okumanızdan oldukça etkilendim" dedi. Kadın şaşırmıştı. Bir an sessiz kaldı, ardından "Merhaba ben de Duygu" dedi. Harun "Oturabilir miyim?" diye sordu, Duygu karşısındaki boş sandalyeyi göstererek "Tabi ki buyrun lütfen" dedi. Harun sandalyeye oturur oturmaz "Peki bu kadar hevesli bir şekilde neyi araştırdığınızı öğrenebilirmiyim acaba?" dedi. Duygu hafifçe gülümseyerek "Deli olduğumu düşünebilirsin ama 'vampir'leri araştırıyorum" dedi. Harun vampirlere inanmasa bile vampirlerin gerçek olması ihtimali, tanrının gerçekten var olması ihtimalinden daha yüksekti. Ayrıca Bedrana'yla ilk tanıştıkları gece o da vampir maskesi takıyordu, 'enteresan bir rastlantı' diye düşüdü.
Sohbet ilerledikçe Duygu rahatlamış ve kendisinden bahsetmeye başlamıştı. Akademide yükselmesine kesin gözüyle bakılan, ancak doktorasını tamamlayamadan şizofreni teşhisiyle hastaneye yatırılan bir biyologdu. Eski yazıyı okuyabiliyor, Osmanlıca, Farsça ve Japonca'yı iyi konuşuyordu. Arapça ve İngilizce'yi de kendini idare edebilecek kadar konuşabiliyordu. Aynı zamanda iş arıyordu ve dövme hastasıydı. Harun da severdi dövmeleri, hep yaptırmak isterdi ama etrafındakiler sürekli 'askerlikten önce yaptırma' diye telkinde bulunuyorlardı.
Harun hayatını vampirleri aramaya adamış bu kadından oldukça etkilenmişti. Zaten, cennetin yeryüzündeki yansıması olduğunu düşündüğü yüzündeki duruluğu, güzelliği ve muhteşem gülümsemesi ile Harun'un bu kadından etkilenmemesi mümkün değildi. Duygu'da Harun'dan etkilenmişti. Ortada tek bir sorun vardı aslında. Harun Bedrana'ya aşıktı. O'nu aldatmak istemiyordu. Hem zaten burada uzun süre kalmayacaktı ama bu kısa sürede Duygu'ya karşı da birşeyler hissetmişti.
Bir süre sonra ikisi birlikte bardan ayrıldılar. Dışarıda akşam ezanı okunuyordu. Beyoğlu'nun arnavut kaldırımları üzerinde yürürken Harun içindeki duygularla savaşıyordu. Duygu ise büyülenmişçesine tek bir noktaya hayranlık ve şaşkınlık içerisinde bakıyordu. Bu durum Harun'un da dikkatini çekmişti. İçinden "Sanırım şizofren tanısında haklıymışlar" dedi ve gülümsedi. Bir süre sonra Duygu Harun'a dönerek "Tanıştığımıza gerçekten memnun oldum ama benim gitmem gerek" diyerek uzun süre şakınlıkla baktığı yöne doğru koşar adımlarla yürüdü. Harun bu duruma gerçekten çok şaşırdı ancak artık Bedrana'yı aldatamayacağı kesinleştiği için biraz rahatlamıştı. Koşar adımlarla ilerleyen Duygu'nun ardından bakarak bir sigara yaktı ve içinden "İstanbul'un insanı da çok garip amınakoyayım" dedi ve gülümsedi....
Bunu okuyan bunu da okudu;
Bölüm 1 (buraya tıklamak lazım:))
Ve sonunda İstanbul'daydı, o nefret ettiği şehirde. Arkadaşlarının hayatlarının söndüğü pavyonda, medya köpeklerinin yuvasında, Avrupa ve Asya'nın seviştiği noktada... İçinde fırtınalar koparan nefret duygusunun yanında çok az da olsa bir heyecan vardı. İzmir'den dışarı pek fazla çıkmazdı, sadece arada bir ailesinin yaşadığı Ankara'ya giderdi. Başka bir şehirin sokaklarında dolaşmak büyük bir heyecandı aslında. Üzerine bastığı kaldırımların dokusu, insanların yüzleri, sokak satıcılarının bağırışları, yani herşey farklıydı...Harun'u asıl heyecanlandıran buydu aslında, çünkü rutini de değişecekti İstanbul'da...
Birbirinden ilginç arka sokaklardan ilerledikten sonra içki içilecek salaş bir bar gözüne çarptı. Barın ismi çok ilginçti "Haydar Bar"... Harun içeri girdi, oldukça sıcak bir mekandı. Hemen bir 50'lik Efes istedi. Barın her tarafında sigaranın yasak olduğunu ve içilmesi halinde para cezası uygulanacağını gösteren posterler vardı. Ancak bu barda sigara yasağı ile resmen taşşak geçiliyordu çünkü herkes bu posterlerin altında sigara içiyordu. Harun da hemen bir sigara yaktı ve birasından bir yudum aldı. Aslında çok yorgundu, ama bu Harun'un yolculuk rutiniydi. Her otobüs yolculuğunun ardından yakınlarda bulunan bir bara gider, birkaç bira içer, ardından da gideceği yere giderdi.
Her zaman yaptığı gibi bir yandan birasını içerken, bir yandan da etrafı süzüyordu. Gözleri, camın önünde oturan, muhteşem durulukta ve güzellikte bir yüze sahip olan kadına takılmıştı. Kadının önünde çeşitli büyüklükte kitaplar duruyordu. Sürekli bu kitaplardan birşeyler okuyor ve not alıyordu. Harun kadının böylesine heyecanlı bir şekilde kitap okumasından etkilenmişti. Çünkü bilgiye aç ve zeki insanları severdi. Birasını alıp kadının oturduğu masaya gitti. Masaya geldiğinde "Merhaba ben Harun, cesaretimin kusuruna bakmayın ama böyle heyecanlı bir şekilde kitap okumanızdan oldukça etkilendim" dedi. Kadın şaşırmıştı. Bir an sessiz kaldı, ardından "Merhaba ben de Duygu" dedi. Harun "Oturabilir miyim?" diye sordu, Duygu karşısındaki boş sandalyeyi göstererek "Tabi ki buyrun lütfen" dedi. Harun sandalyeye oturur oturmaz "Peki bu kadar hevesli bir şekilde neyi araştırdığınızı öğrenebilirmiyim acaba?" dedi. Duygu hafifçe gülümseyerek "Deli olduğumu düşünebilirsin ama 'vampir'leri araştırıyorum" dedi. Harun vampirlere inanmasa bile vampirlerin gerçek olması ihtimali, tanrının gerçekten var olması ihtimalinden daha yüksekti. Ayrıca Bedrana'yla ilk tanıştıkları gece o da vampir maskesi takıyordu, 'enteresan bir rastlantı' diye düşüdü.
Sohbet ilerledikçe Duygu rahatlamış ve kendisinden bahsetmeye başlamıştı. Akademide yükselmesine kesin gözüyle bakılan, ancak doktorasını tamamlayamadan şizofreni teşhisiyle hastaneye yatırılan bir biyologdu. Eski yazıyı okuyabiliyor, Osmanlıca, Farsça ve Japonca'yı iyi konuşuyordu. Arapça ve İngilizce'yi de kendini idare edebilecek kadar konuşabiliyordu. Aynı zamanda iş arıyordu ve dövme hastasıydı. Harun da severdi dövmeleri, hep yaptırmak isterdi ama etrafındakiler sürekli 'askerlikten önce yaptırma' diye telkinde bulunuyorlardı.
Harun hayatını vampirleri aramaya adamış bu kadından oldukça etkilenmişti. Zaten, cennetin yeryüzündeki yansıması olduğunu düşündüğü yüzündeki duruluğu, güzelliği ve muhteşem gülümsemesi ile Harun'un bu kadından etkilenmemesi mümkün değildi. Duygu'da Harun'dan etkilenmişti. Ortada tek bir sorun vardı aslında. Harun Bedrana'ya aşıktı. O'nu aldatmak istemiyordu. Hem zaten burada uzun süre kalmayacaktı ama bu kısa sürede Duygu'ya karşı da birşeyler hissetmişti.
Bir süre sonra ikisi birlikte bardan ayrıldılar. Dışarıda akşam ezanı okunuyordu. Beyoğlu'nun arnavut kaldırımları üzerinde yürürken Harun içindeki duygularla savaşıyordu. Duygu ise büyülenmişçesine tek bir noktaya hayranlık ve şaşkınlık içerisinde bakıyordu. Bu durum Harun'un da dikkatini çekmişti. İçinden "Sanırım şizofren tanısında haklıymışlar" dedi ve gülümsedi. Bir süre sonra Duygu Harun'a dönerek "Tanıştığımıza gerçekten memnun oldum ama benim gitmem gerek" diyerek uzun süre şakınlıkla baktığı yöne doğru koşar adımlarla yürüdü. Harun bu duruma gerçekten çok şaşırdı ancak artık Bedrana'yı aldatamayacağı kesinleştiği için biraz rahatlamıştı. Koşar adımlarla ilerleyen Duygu'nun ardından bakarak bir sigara yaktı ve içinden "İstanbul'un insanı da çok garip amınakoyayım" dedi ve gülümsedi....
Bunu okuyan bunu da okudu;
Bölüm 1 (buraya tıklamak lazım:))
Cartel Tişörtlü Teyze
Bornova'nın kaldırımları paramparça olmuş sokaklarında yavaş yavaş ilerledi. Normalde bu sokaklarda yürümeyi çok severdi. Ancak bugün çarşambaydı ve Bornova'da pazar kuruluyordu. Bu yüzden sokaklar, ellerinde içerisinde sebze, meyve, sütyen ve don bulunan poşetler olan yaşlı teyzelerle dolu oluyordu. Harun teyzelerden, özellikle de yaşlı teyzelerden korkardı. Kamyon benzeri görünüşleri, diğer insanlara karşı saygısızlıkları ve bekar öğrencilere karşı olan tavırları Harun'un teyzelerden korkmasının ve nefret etmesinin nedenlerinden sadece birkaç tanesiydi.
Harun normalde çarşambaları pek dışarı çıkmazdı, ancak o gün istisnai bir durum vardı, Bedrana yemeğe gelecekti. O'na muhteşem bir pilav (çünkü yapabildiği en güzel yemek pilavdı), zeytinyağlı pırasa, brokoli ve yanında da çipura yapacağına söz vermişti. Bu yemeklerde kullanacağı bütün malzemeleri süper marketlerde de bulabilirdi ancak kullanacağı malzemelerin taze olmasını istemişti. Aşık olduğu bir kadına 6 ay buzhanede bekletilmiş pırasa yediremezdi, ya da kültürde yetişmiş bir çipura.
Harun, kamyon görünüşlü teyzelere yakalanmamak için akşama doğru yola çıkmıştı. Pazar'ın içeri kesimlerine doğru ilerledikçe aslında bununda bir işe yaramadığını farketmişti. Her taraf irili-ufaklı teyzeler ile kaynıyordu. Her biri ellerinde koca koca poşetler, kalabalıkların arasından o poşetleri insanlara vura vura kendilerini yol açıyordu. Poşet kullanan teyzeler genelde daha zayıftı, şişman olanların ise poşet kullanmaya zaten ihtiyaçları yoktu. Kocaman popoları, insan yığınlarını iteklemeye yarayan bir kalkan vazifesi görüyordu adeta. Harun böyle teyzelerin kar küreme çalışmalarında kullanılması gerektiğini düşündü ve gülümsedi.
Harun teyzelerin yoğun olarak bulunduğu tezgahlarda ya taze ya da ucuz meyve-sebze olduğunu keşfetmişti. Önleri kamyon görünüşlü teyzelerin oluşturduğu barikatlarla kapanan tezgahların arasında gezmeye devam ediyordu Harun. Alışverişe nereden başlayacağını bilmiyordu. Yaptığı tespit işine yaramıyordu, çünkü teyzelerin yoğun olduğu tezgahlara bakmaya çalıştığında ezilme tehlikesi geçireceğini düşünüyordu. Bir an durdu ve önce çipuraları almaya karar verdi. Harun'a göre teyzeler şişman oldukları için sağlıksız besleniyor olmalıydılar, dolayısı ile balık tezgahı da boş olmalıydı. Pazar'ın daha üst kesiminde bulunan balık tezgahlarına doğru yöneldi. Durum tahmin ettiği gibiydi, balık tezgahlarının önü bom boştu. Sadece birkaç zayıf, genç ve güzel insan vardı.
Harun balık tezgahından dört tane çipura aldıktan sonra, biraz aşağıda bulunan pırasa tezgahına yöneldi. Pırasalar çok güzel görünüyordu, yaklaşık yarım kilo kadar da pırasa aldı. Tek eksiği brokoliydi. Bu sıcak mevsimde bulmak çok zordu ama pazarda herşey oluyordu, kesin brokoli de vardır diye düşünmüştü. Ancak uzun süren aramalar sonucu hiçbir tezgahta brokoli bulamamaştı. Pazar'ın kuytu köşelerine doğru ilerlerken önü boş olan bir tezgah gördü. Bu tezgahın üzerinde birkaç kasa maydonoz, tere otu ve sadece bir tane de brokoli vardı. Harun, ölünce cennete gideceğini sanan Fethullah Gülen sevinciyle tezgaha doğru ilerledi. Tam tezgahın önüne geldiğinde, üzerinde yıllar önce yaptıkları rap müziği ile efsaneleşmiş olan Cartel grubunun tişörtü bulunan yaşlı bir teyze, kır sakallı tezgahtara "Şu bürökölümüdür, borokolimidir nedir bana onu poşetlesene yavrım." demişti. Harun tezgahın önünde dona kalmıştı. Bulduğu tek brokoliyi de, Cartel tişörtlü bir teyze satın almıştı. Brokoli Harun için önemliydi, çünkü aşık olduğu kadına söz vermişti. Harun aşık olduğu kadın için herşeyi yapmaya hazırdı, bu bir teyzeyle karşı karşıya gelmek bile olsa...
Harun teyzenin brokoli poşetini çalmaya karar vermişti. Aslında kibarca isteseydi, teyze brokoliyi Harun'a verebilirdi ama sonuçta o bir teyzeydi ve teyzelerin sağı-solu belli olmazdı. Cartel tişörtlü teyze, tezgahtardan brokoli poşetini alıp yola koyuldu ve Harun da teyzeyi takipe başladı. Teyze dar, ıssız ve karanlık bir sokağa girdiğinde (ki bu sokaklardan Bornova'da bolca vardır) brokoli poşetini çalacak ve kaçacaktı. Plan bu kadar basitti, zaten teyze çok şişmandı Harun'un arkasından koşamazdı. Teyze nihayet dar bir sokağa girmişti. Etrafta kimsecikler yoktu. Harun oldukça hızlı bir şekilde poşete atıldı ve poşeti kaptı. Tam koşmaya başlayacakken ani bir şekilde yere kapaklandı. Bu durum bütün planı alt-üst etmişti. Harun yerde kıvranırken, Cartel tişörtlü teyze oldukça sakin bir şekilde Harun'un yanına geldi ve şefkatli bir sesle "Nasılsın yavrım?" dedi. Harun şaşırmıştı, az önce brokolisini çalmaya çalıştığı kadın ona şefkatle davranıyordu. Bu kadın bir teyze olmamalı diye düşündü. Şaşkınlığını atan Harun suçluluk duygusunu yansıtan bir ses tonuyla "İyiyim teyze" dedi. Teyze "Yavrım, dizinde kanamış, bak her tarafın kan olmuş, kalk bir su çalayım yüzüne" dedi. Harun bu sözler altında git gide eziliyordu. O dakika yer yüzü yarılsa ve yerin dibine girse daha iyiydi onun için.
Teyzenin muhteşem irilikteki kollarının yardımıyla yavaşça ayağa kalktı Harun. Yanakları al al olmuş, kaşları ve bıyıkları ilk günki gibi yüzünde duran teyzeye bakarak mahçup bir ifadeyle "Özür dilerim..." dedi ve neden böyle bir yola başvurduğunu anlattı. Cartel tişörtlü teyze de zamanında aşık olmuştu ve sevdiği adam için çeşitli çılgınlıklar yapmıştı. Yani Harun'un bunu neden yaptığını anlayabiliyordu. Teyze yerden aldığı brokoli poşetini Harun'a uzatarak "Al yavrım, al gurban olduğum, sen sevdiceğinle ye bunu, ben zaten bizim papağan için aldıydım bunu" dedi. Harun teyzenin bu şefkat dolu teklifini utanarak kabul etti. Teyzeden defalarca özür diledi ve brokoli için ona tekrar tekrar teşekkür etti ve ayrıldılar.
O gün Bornova sokakları Harun için, utanç geçidinin yapıldığı bir alan halini almıştı. Eve vardığında bir sigara yaktı. Teyzeyle yaşadığı şeyleri düşündü ve yüzünde yavşak bir gülümseme belirdi. Cartel tişörtlü teyze aslında umrunda değildi. Ne de olsa aşık olduğu kadına verdiği sözü tutmuştu, asıl önemli olan buydu...
Harun normalde çarşambaları pek dışarı çıkmazdı, ancak o gün istisnai bir durum vardı, Bedrana yemeğe gelecekti. O'na muhteşem bir pilav (çünkü yapabildiği en güzel yemek pilavdı), zeytinyağlı pırasa, brokoli ve yanında da çipura yapacağına söz vermişti. Bu yemeklerde kullanacağı bütün malzemeleri süper marketlerde de bulabilirdi ancak kullanacağı malzemelerin taze olmasını istemişti. Aşık olduğu bir kadına 6 ay buzhanede bekletilmiş pırasa yediremezdi, ya da kültürde yetişmiş bir çipura.
Harun, kamyon görünüşlü teyzelere yakalanmamak için akşama doğru yola çıkmıştı. Pazar'ın içeri kesimlerine doğru ilerledikçe aslında bununda bir işe yaramadığını farketmişti. Her taraf irili-ufaklı teyzeler ile kaynıyordu. Her biri ellerinde koca koca poşetler, kalabalıkların arasından o poşetleri insanlara vura vura kendilerini yol açıyordu. Poşet kullanan teyzeler genelde daha zayıftı, şişman olanların ise poşet kullanmaya zaten ihtiyaçları yoktu. Kocaman popoları, insan yığınlarını iteklemeye yarayan bir kalkan vazifesi görüyordu adeta. Harun böyle teyzelerin kar küreme çalışmalarında kullanılması gerektiğini düşündü ve gülümsedi.
Harun teyzelerin yoğun olarak bulunduğu tezgahlarda ya taze ya da ucuz meyve-sebze olduğunu keşfetmişti. Önleri kamyon görünüşlü teyzelerin oluşturduğu barikatlarla kapanan tezgahların arasında gezmeye devam ediyordu Harun. Alışverişe nereden başlayacağını bilmiyordu. Yaptığı tespit işine yaramıyordu, çünkü teyzelerin yoğun olduğu tezgahlara bakmaya çalıştığında ezilme tehlikesi geçireceğini düşünüyordu. Bir an durdu ve önce çipuraları almaya karar verdi. Harun'a göre teyzeler şişman oldukları için sağlıksız besleniyor olmalıydılar, dolayısı ile balık tezgahı da boş olmalıydı. Pazar'ın daha üst kesiminde bulunan balık tezgahlarına doğru yöneldi. Durum tahmin ettiği gibiydi, balık tezgahlarının önü bom boştu. Sadece birkaç zayıf, genç ve güzel insan vardı.
Harun balık tezgahından dört tane çipura aldıktan sonra, biraz aşağıda bulunan pırasa tezgahına yöneldi. Pırasalar çok güzel görünüyordu, yaklaşık yarım kilo kadar da pırasa aldı. Tek eksiği brokoliydi. Bu sıcak mevsimde bulmak çok zordu ama pazarda herşey oluyordu, kesin brokoli de vardır diye düşünmüştü. Ancak uzun süren aramalar sonucu hiçbir tezgahta brokoli bulamamaştı. Pazar'ın kuytu köşelerine doğru ilerlerken önü boş olan bir tezgah gördü. Bu tezgahın üzerinde birkaç kasa maydonoz, tere otu ve sadece bir tane de brokoli vardı. Harun, ölünce cennete gideceğini sanan Fethullah Gülen sevinciyle tezgaha doğru ilerledi. Tam tezgahın önüne geldiğinde, üzerinde yıllar önce yaptıkları rap müziği ile efsaneleşmiş olan Cartel grubunun tişörtü bulunan yaşlı bir teyze, kır sakallı tezgahtara "Şu bürökölümüdür, borokolimidir nedir bana onu poşetlesene yavrım." demişti. Harun tezgahın önünde dona kalmıştı. Bulduğu tek brokoliyi de, Cartel tişörtlü bir teyze satın almıştı. Brokoli Harun için önemliydi, çünkü aşık olduğu kadına söz vermişti. Harun aşık olduğu kadın için herşeyi yapmaya hazırdı, bu bir teyzeyle karşı karşıya gelmek bile olsa...
Harun teyzenin brokoli poşetini çalmaya karar vermişti. Aslında kibarca isteseydi, teyze brokoliyi Harun'a verebilirdi ama sonuçta o bir teyzeydi ve teyzelerin sağı-solu belli olmazdı. Cartel tişörtlü teyze, tezgahtardan brokoli poşetini alıp yola koyuldu ve Harun da teyzeyi takipe başladı. Teyze dar, ıssız ve karanlık bir sokağa girdiğinde (ki bu sokaklardan Bornova'da bolca vardır) brokoli poşetini çalacak ve kaçacaktı. Plan bu kadar basitti, zaten teyze çok şişmandı Harun'un arkasından koşamazdı. Teyze nihayet dar bir sokağa girmişti. Etrafta kimsecikler yoktu. Harun oldukça hızlı bir şekilde poşete atıldı ve poşeti kaptı. Tam koşmaya başlayacakken ani bir şekilde yere kapaklandı. Bu durum bütün planı alt-üst etmişti. Harun yerde kıvranırken, Cartel tişörtlü teyze oldukça sakin bir şekilde Harun'un yanına geldi ve şefkatli bir sesle "Nasılsın yavrım?" dedi. Harun şaşırmıştı, az önce brokolisini çalmaya çalıştığı kadın ona şefkatle davranıyordu. Bu kadın bir teyze olmamalı diye düşündü. Şaşkınlığını atan Harun suçluluk duygusunu yansıtan bir ses tonuyla "İyiyim teyze" dedi. Teyze "Yavrım, dizinde kanamış, bak her tarafın kan olmuş, kalk bir su çalayım yüzüne" dedi. Harun bu sözler altında git gide eziliyordu. O dakika yer yüzü yarılsa ve yerin dibine girse daha iyiydi onun için.
Teyzenin muhteşem irilikteki kollarının yardımıyla yavaşça ayağa kalktı Harun. Yanakları al al olmuş, kaşları ve bıyıkları ilk günki gibi yüzünde duran teyzeye bakarak mahçup bir ifadeyle "Özür dilerim..." dedi ve neden böyle bir yola başvurduğunu anlattı. Cartel tişörtlü teyze de zamanında aşık olmuştu ve sevdiği adam için çeşitli çılgınlıklar yapmıştı. Yani Harun'un bunu neden yaptığını anlayabiliyordu. Teyze yerden aldığı brokoli poşetini Harun'a uzatarak "Al yavrım, al gurban olduğum, sen sevdiceğinle ye bunu, ben zaten bizim papağan için aldıydım bunu" dedi. Harun teyzenin bu şefkat dolu teklifini utanarak kabul etti. Teyzeden defalarca özür diledi ve brokoli için ona tekrar tekrar teşekkür etti ve ayrıldılar.
O gün Bornova sokakları Harun için, utanç geçidinin yapıldığı bir alan halini almıştı. Eve vardığında bir sigara yaktı. Teyzeyle yaşadığı şeyleri düşündü ve yüzünde yavşak bir gülümseme belirdi. Cartel tişörtlü teyze aslında umrunda değildi. Ne de olsa aşık olduğu kadına verdiği sözü tutmuştu, asıl önemli olan buydu...
Bedrana
Balo salonunun yolunu gösteren kırmızı halı üzerinde morali bozuk bir şekilde ağır ağır ilerliyordu, çünkü bu tür saçmalıkları sevmezdi Harun. Ancak bir baloda bulunmanın burjuva kültürünü anlamakta yardımcı olacağını düşünüyordu , hem böyle balolarda sevişilebilir kadınlardan bolca bulunduğunu duymuştu. Yavaş adımlarla ilerlediği kırmızı halının bitiminde, üzeri muhteşem el işlemeleri ile bezeli devasa bir tahta kapı vardı. Kapının iki yanında bulunan ve kaslı vücutları üzerine giydikleri smokinlerle montofon ineğine benzeyen iki izbandut, senkronize bir şekilde kapının kollarını uzanıp devasa kapıyı tek bir hamlede açtılar.
Balo salonunda, yüzlerine çeşit çeşit maskeler takmış olan onlarca insan vardı. Harun için bu kalabalığın sokaklarda dolaşan insan yığınlarından farkı yoktu, çünkü ona göre hiç kimse gerçek yüzüyle çıkmazdı sokaklara. Tedirgin bir şekilde balo salonuna girdi. Kimseyi tanımıyordu. Balo davetiyesini de Kipa'da yaptığı 100 liralık alışveriş sonrasında kazanmıştı zaten. Hemen açık büfeye yöneldi. Tabağına, ismini telaffuz dahi edemediği ilginç yemeklerden doldurdu. Ancak bu yiyeceklerin tadı hiçbir boka benzemiyordu, buna rağmen etrafındakiler büyük bir zevkle yiyordu bu yemekleri. "Burjuvazi bu olsa gerek, at bokuna 'de la boque' deseler yiyecekler amınakoyayım" diye düşündü.
İçi bok dolu tabağı masaya bırakıp, ortalıkta dolanan garsonun taşıdığı tepsiden kendisine bir içki aldı, nasıl olsa içkiler sınırsızdı. Harun baloda sınırsız içki olduğunu öğrenince, Fethullah Gülen'i görmüş şakirt gibi sevinmişti. İçkisini yudumlarken bir yandan da insanları süzüyordu, ama hepsinin yüzünde maske vardı ve bu hiç hoş bir durum değildi. Fakat bir saat içerisinde Harun bir tespit yapmıştı. Güzel kadınlar, yüzlerini mümkün olduğunca açık bırakan maskeleri tercih ederken, çirkin kadınlar yüzlerini tamamen örten maskeler takmışlardı. Harun böyle bir tespit yaptığı için kendiyle gurur duydu, çünkü balodan beraberinde bir kadınla ayrılma ihtimali daha da yükselmişti.
Yaptığı muhteşem tespitten sonra, hemen balodaki kadınları süzmeye başladı. Uzun gözlemler sonucu catwoman maskesi takan birisini gözüne kestirmişti. Tam harekete geçecekken arkasından biri omuzuna dokundu ve "Merhaba" dedi. Harun şaşırmıştı, çünkü bu baloda bir tanıdığının olması ihtimali, tanrının gerçekten var olması ihtimalinden bile daha düşüktü. Kısa süren şakınlığın ardından arkasını döndü ve "Merhaba" dedi. Karşısında vampir dişleri ve maskesi takmış bir kadın vardı. Yüzünü tam olarak seçemesede, maskenin ardında güzel bir kadın olduğunu anlamıştı Harun. Kadın "Bir saattir buradaki insanları gözlemliyorum, tıpkı sizin gibi ve sizin buraya ait olmadığınızı düşünüyorum, tıpkı benim gibi" dedi. Harun yüzünü bile tam göremediği bu kadının cesaretinden ve gözlem yeteniğinden oldukça etkilenmişti. Kadın o sırada "Bu arada benim adım Bedrana" dedi. Harun yavşak bir gülümseme ancak şaşkın bir sesle "Demek farkettiniz, tanıştığımıza memnun oldum, ben de Harun" dedi. Bu durum Harun'un hoşuna gitmişti, çünkü maskeli bir baloda, maskesiz bir kadın bulduğunu düşünmüştü.
Birlikte birer kadeh martini alıp, balo salonunun balkonuna geçtiler. Balkonda bulunan salıncak benzeri koltuğa oturdular. İkiside biraz tedirgin ve heyecanlıydı. Harun "Ben buraya Kipa'nın hediye olarak verdiği davetiye ile geldim, peki sizi buraya hangi rüzgar attı?" diye sordu. Bedrana yüzünde oluşan hafif bir gülümsemeyle "Aslında beni kimse davet etmedi, ben kendimin davetlisiyim, gizlice girdim baloya" dedi. Bu cevap Harun'u çok fazla etkilemişti. Çünkü Harun da böyle davetlere gizlice katılmak isterdi, ancak bunu hiç yapamamıştı.
Bedrana hayatında olanlardan, yaptığı ve yapmak istediği şeylerden bahsettikçe Harun daha fazla etkileniyordu. Hayallerinin, sevdikleri ve nefret ettikleri şeylerin çoğu ortaktı. İkisi de 4 yaşından büyük çocukları ve yaşlıları sevmiyordu ancak hayvanları çok seviyorlardı, ikisi de intiharı düşünmüşlerdi ve her ikisi de halen hayattaydı. İkisi de bir şeyler başarmak istiyorlardı, aynı anda çok şey yapmak istiyorlardı ve her ikisi de ailelerinden çok şey çekmişlerdi, çekiyorlardı.
Balonun kasvetinden kurtulmak için bir sığınak olarak kullandıkları balkonda, saatler ilerledikçe birbirlerini daha çok tanımış ve birbirlerinden daha çok etkilenmişlerdi. Saatlerce konuştuktan sonra Bedrana kafasını yavaşça Harun'un omzuna koydu ve "Eee, bana olan hislerini ne zaman söyleyeceksin?" dedi. Harun şaşkın bir şekilde "Hangi hisleri?" diye sordu. Bedrana "Benden hoşlandığını, bana ilk görüşte aşık olduğunu, bana karşı duyduğun hayranlığı?". Harun bir an düşündü, bu kadınla gerçekten sevgili olmak istiyordu, ona gerçekten hayran olmuştu ancak Deniz'den sonra kadınlardan korkar hale gelmişti. Bu korku bütün nefretini, kinini ve sevgisini engelliyordu.
Uzun bir sessizliğin ardından Bedrana'nın sorusuna sadece "Korkuyorum" diye cevap verebilmişti. Bu korkunun nedenini anlatmak istemiyordu. Bu cevaptan sonra, Bedrana Harun'un yanağına oldukça içten bir şekilde bir öpücük kondurdu. Harun korkularını sorgulamayan bir kadın bulmuştu sonunda. Saatlerce oturdukları salıncakta, gecenin gündüze boyun eğişini izlerken elleri birbirine kavuştu. Ve işte tam da o an Harun Bedrana'ya aşık olmuştu bile...
Terliklerimle gelsem sana...
Balo salonunda, yüzlerine çeşit çeşit maskeler takmış olan onlarca insan vardı. Harun için bu kalabalığın sokaklarda dolaşan insan yığınlarından farkı yoktu, çünkü ona göre hiç kimse gerçek yüzüyle çıkmazdı sokaklara. Tedirgin bir şekilde balo salonuna girdi. Kimseyi tanımıyordu. Balo davetiyesini de Kipa'da yaptığı 100 liralık alışveriş sonrasında kazanmıştı zaten. Hemen açık büfeye yöneldi. Tabağına, ismini telaffuz dahi edemediği ilginç yemeklerden doldurdu. Ancak bu yiyeceklerin tadı hiçbir boka benzemiyordu, buna rağmen etrafındakiler büyük bir zevkle yiyordu bu yemekleri. "Burjuvazi bu olsa gerek, at bokuna 'de la boque' deseler yiyecekler amınakoyayım" diye düşündü.
İçi bok dolu tabağı masaya bırakıp, ortalıkta dolanan garsonun taşıdığı tepsiden kendisine bir içki aldı, nasıl olsa içkiler sınırsızdı. Harun baloda sınırsız içki olduğunu öğrenince, Fethullah Gülen'i görmüş şakirt gibi sevinmişti. İçkisini yudumlarken bir yandan da insanları süzüyordu, ama hepsinin yüzünde maske vardı ve bu hiç hoş bir durum değildi. Fakat bir saat içerisinde Harun bir tespit yapmıştı. Güzel kadınlar, yüzlerini mümkün olduğunca açık bırakan maskeleri tercih ederken, çirkin kadınlar yüzlerini tamamen örten maskeler takmışlardı. Harun böyle bir tespit yaptığı için kendiyle gurur duydu, çünkü balodan beraberinde bir kadınla ayrılma ihtimali daha da yükselmişti.
Yaptığı muhteşem tespitten sonra, hemen balodaki kadınları süzmeye başladı. Uzun gözlemler sonucu catwoman maskesi takan birisini gözüne kestirmişti. Tam harekete geçecekken arkasından biri omuzuna dokundu ve "Merhaba" dedi. Harun şaşırmıştı, çünkü bu baloda bir tanıdığının olması ihtimali, tanrının gerçekten var olması ihtimalinden bile daha düşüktü. Kısa süren şakınlığın ardından arkasını döndü ve "Merhaba" dedi. Karşısında vampir dişleri ve maskesi takmış bir kadın vardı. Yüzünü tam olarak seçemesede, maskenin ardında güzel bir kadın olduğunu anlamıştı Harun. Kadın "Bir saattir buradaki insanları gözlemliyorum, tıpkı sizin gibi ve sizin buraya ait olmadığınızı düşünüyorum, tıpkı benim gibi" dedi. Harun yüzünü bile tam göremediği bu kadının cesaretinden ve gözlem yeteniğinden oldukça etkilenmişti. Kadın o sırada "Bu arada benim adım Bedrana" dedi. Harun yavşak bir gülümseme ancak şaşkın bir sesle "Demek farkettiniz, tanıştığımıza memnun oldum, ben de Harun" dedi. Bu durum Harun'un hoşuna gitmişti, çünkü maskeli bir baloda, maskesiz bir kadın bulduğunu düşünmüştü.
Birlikte birer kadeh martini alıp, balo salonunun balkonuna geçtiler. Balkonda bulunan salıncak benzeri koltuğa oturdular. İkiside biraz tedirgin ve heyecanlıydı. Harun "Ben buraya Kipa'nın hediye olarak verdiği davetiye ile geldim, peki sizi buraya hangi rüzgar attı?" diye sordu. Bedrana yüzünde oluşan hafif bir gülümsemeyle "Aslında beni kimse davet etmedi, ben kendimin davetlisiyim, gizlice girdim baloya" dedi. Bu cevap Harun'u çok fazla etkilemişti. Çünkü Harun da böyle davetlere gizlice katılmak isterdi, ancak bunu hiç yapamamıştı.
Bedrana hayatında olanlardan, yaptığı ve yapmak istediği şeylerden bahsettikçe Harun daha fazla etkileniyordu. Hayallerinin, sevdikleri ve nefret ettikleri şeylerin çoğu ortaktı. İkisi de 4 yaşından büyük çocukları ve yaşlıları sevmiyordu ancak hayvanları çok seviyorlardı, ikisi de intiharı düşünmüşlerdi ve her ikisi de halen hayattaydı. İkisi de bir şeyler başarmak istiyorlardı, aynı anda çok şey yapmak istiyorlardı ve her ikisi de ailelerinden çok şey çekmişlerdi, çekiyorlardı.
Balonun kasvetinden kurtulmak için bir sığınak olarak kullandıkları balkonda, saatler ilerledikçe birbirlerini daha çok tanımış ve birbirlerinden daha çok etkilenmişlerdi. Saatlerce konuştuktan sonra Bedrana kafasını yavaşça Harun'un omzuna koydu ve "Eee, bana olan hislerini ne zaman söyleyeceksin?" dedi. Harun şaşkın bir şekilde "Hangi hisleri?" diye sordu. Bedrana "Benden hoşlandığını, bana ilk görüşte aşık olduğunu, bana karşı duyduğun hayranlığı?". Harun bir an düşündü, bu kadınla gerçekten sevgili olmak istiyordu, ona gerçekten hayran olmuştu ancak Deniz'den sonra kadınlardan korkar hale gelmişti. Bu korku bütün nefretini, kinini ve sevgisini engelliyordu.
Uzun bir sessizliğin ardından Bedrana'nın sorusuna sadece "Korkuyorum" diye cevap verebilmişti. Bu korkunun nedenini anlatmak istemiyordu. Bu cevaptan sonra, Bedrana Harun'un yanağına oldukça içten bir şekilde bir öpücük kondurdu. Harun korkularını sorgulamayan bir kadın bulmuştu sonunda. Saatlerce oturdukları salıncakta, gecenin gündüze boyun eğişini izlerken elleri birbirine kavuştu. Ve işte tam da o an Harun Bedrana'ya aşık olmuştu bile...
Terliklerimle gelsem sana...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)